Talihsizlikler Silsilesi

Çevirmen: Galen
Editör: YcD44
Cilt 1Bölüm 1: Yosunlu Uyanış

Claire, yosun tutmuş bilinmedik bir ana kayadan yavaşça kendini doğrultmaya çalışırken ürperdi. Gözlerini açar açmaz bakışları göğsüne kaydı. Bulunduğu mağaramsı ortamdaki loş, kristalimsi ışık sayesinde, kana bulanmış bir giysiyi seçebilmişti.

Kendi kanı.

Karın boşluğunu açığa çıkaran yarık, hayati sıvılarının ayin elbisesinin her yerine sıçramasını engellemek için çok da bir çaba sarf etmemişti. Açıklığa daha yakından bakmak, bunun bir yara olmadığını fark etmesini sağladı. Göğsündeki delik, hiçbir iz bırakmadan kapanmıştı. Ama hâlâ acımaya devam ediyor, hayalet bir ağrıyla onu rahatsız ederek, sürekli ona kılpayı kurtulduğu ayini hatırlatıyordu.

Elleri şimdi bile titriyordu. Kendini kurtarmayı başarmıştı. Ve ona göre, skor şöyleydi: Claire – 1, Baba Sorunları – 0. Baba sorunları olduğundan değil tabii.

Heyecanla kafasını kaldırdı ve onu bekleyen uçsuz bucaksız genişliği, öldürülmesini emreden tiranı yenebilmesi için ihtiyaç duyduğu tüm bilgileri içeren antik arşiv Llystletein'in Kayıp Kütüphanesi'ni görebilmek için kanla kaplı buz mavisi kâküllerini geriye itti.

Ama görünürde hiçbir şey yoktu.

Ne büyük katedral, ne ilahi kapı, ne de görülebilecek tek bir kitaplık. Hiçbir şey. Yosun tutmuş yassı kayalarla kaplı uzun koridor hariç hiçbir şey yoktu. Bir zanaatkârın elinden çıktığını düşündürten loş mavi ışık, az rastlanan çıplak dikitlerin arasından sızıyordu.

Aydınlanmanın yerini alan şaşkınlığa, içini kaplayan ani bir endişe dalgası eşlik etti. Nefesini hızlandıran panik, şimdi de onu hiperventilasyonun* eşiğine sürüklemişti. Sakinleşmesi, biraz da olsa bir şeyler bildiğini fark edene dek sürdü. Günlüğünde bilmesi gereken her şey yazılıydı, tıpkı her zaman olduğu gibi. Aristokrat, uyanışından bu yana varlığı biraz tuhaf gelmeye başlasa da, bu kadar aşikâr olan bir şeyi unutmayı nasıl başardığını hâlâ anlayabilmiş değildi.

Bir anlık yoğunlaşmayla, son zamanlarda rüyalarında en sık gördüğü dünyayı anımsatacak kadar pikselli bir yarı saydam metin kutusu çağırdı.

Günlük Girdisi 473

Canının %75'ini feda ederek, Aristokrat Kurban Ritüeli'ni, Kayıp Kütüphane'nin Ayini'yle değiştirmeyi başardın.

"Evet, akıllara durgunluk veren bir zekaya sahip olduğumu biliyorum. Teşekkürler, mistik mavi bilgi kutusu."

Günlük Girdisi 474

Kayıp Kütüphane Ayini'ni tamamlamayı başardın. Kayıp Kütüphane'nin Büyüsü'nden etkilenmenin bir sonucu olarak, ırksal olmayan sınıfların temizlendi ve büyü veya dövüşle ilgili sınıflandırılmamış tüm yeteneklerin kaldırıldı. Daha önce kilidi açılan tüm sınıfların sonsuza kadar kayboldu.

"Ah, harika. Pek bir şey fark ettirmeyecek olsa da artık dövüşte daha da bir yararsızım."

Günlük Girdisi 475

Kayıp Kütüphane'nin bulunduğu, Llystletein'in Harabeleri olarak bilinen zindana girdin. Bu zindanda gizlenen canavarlar senden oldukça üstünler.

Çenemi kapalı tutmamamın cezası bu olmalı, diye düşündü sızlanarak.

Birçoğu zaten beklediği şeylerdi. Kayıp Kütüphane'ye ulaşabilmek için seviyesini ve yeteneklerini feda etmesi gerekeceğini biliyordu. Bu bilgiye erişiminin, kutsal yükselişe ulaştıracağı gerçeğine rağmen, en çok da bu yüzden mitsel veri tabanına erişmekten kaçınmıştı. Sıfırdan başlamak, tüm çabalarını çöpe atması anlamına geliyordu ve bu da en son isteyeceği şeydi.

Daha da korkutucu olan şey ise hayatta kalma olasılığıydı. Oradan sağ çıkabilen kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Oradan döndüğü alenen bilinen tek kişi, imparatorluğa hizmet eden bir subaydı ve o da yaşadıkları hakkında konuşmayı reddediyordu. Bazıları onu, iktidara yükselişinin ardındaki sır perdesini aralamak istemeyen bencil bir zavallı olarak kınamıştı. Diğerleriyse sessizlik yemini ettiği varsayımında bulunmuşlardı, bir çoğuna göre, antik bir metin, kütüphanenin bilgisini, kutsal ve yasaklanmış eşit parçalar olarak tanımlıyordu. Her hâlükârda, iki şey çok açıktı. Kütüphane çok tehlikeliydi ve oradan kaçmak imkânsıza yakındı. Muvazzaf askerler ve idam mahkûmları bir yana, sadece aptallar ve çaresizler onun gücünü kendileri için ele geçirmeye çalışmışlardı. Ve birincisinin uygulanabilirliği tartışmaya açıkken, Claire kesinlikle ikincisiydi. Küçücük bir hayatta kalma -ve intikam- ihtimali, eski ayin büyücüsünün aksi takdirde mahkûm edileceği kaderden çok daha iyiydi.

Claire, zihnini işgal eden kasvetli düşünceleri dağıtmak için kafasını sallayarak oturdu ve günlüğün dört yüz yetmiş dördüncü girdisini onaylamak için doğruldu.

Claire Augustus

Can: 22/86

Mana: 162/542

Can Yenilenmesi: 9/saat

Mana Yenilenmesi: 316/saat

Yetenek Puanı – Mevcut Puan: 0

- Çeviklik: 14

- Maharet: 5

- Ruh: 57

- Güç: 7

- Canlılık: 9

- Bilgelik: 158

Irksal Sınıf: Melez – Seviye 9.34

- İlişkili yetenek yok

Temel Sınıf: Yok

- Mevcut Sınıflar: 0

Sınıflandırılmamış Yetenekler

- Dans – Seviye 5.24

- İngilizce – Seviye 25

- Marish –Seviye 18.96

- Sinsilik – Seviye 2.60

Sınıfı gitmişti – başlamak için çok da yardımı dokunacağından değil tabii. Ayin büyüsünün katı prosedürleri ve bir dizi maliyeti vardı. Mücadeleye pek uygun değildi ve savaşta ona bir yardımı dokunmuyordu. Yine de onu tercih ederdi. Sonuçta hiç yoktan iyiydi, genellikle ışık saçan birkaç mum eşliğinde pentagram çizip, bir saat boyunca ölü bir keçinin gözlerine bakması gerekse bile. Ya da üç. Veya yedi.

Canını daha çok yakan şey ise önceden yeterli olduğu sınıfları da alamamasıydı. Bu da beklediği bir şeydi tabii fakat kilidini yakınlarda açtığı Kılıç Dansçısı sınıfı, ona içinde bulunduğu bu kötü durumda yardım edebilirdi. Kaybettiği tek şey bu da değildi. Soylu olarak doğmak ona, farklı türden birçok sınıfın kilidini açmasını sağlayan bir şekilde yetiştirilmesini sağlamıştı. Savaşçı, Ateş Büyücüsü, Druid ve onlarcası sonsuza dek gitmişti.

Claire iç çekti. Neredeyse oturup karalar bağlayacakken hemen bu kararından vazgeçti. Harekete geçmesi gerekiyordu. Kendi talihsizliğine yanıp, ağlayarak yerlerde yuvarlanmaya ayıracak vakti yoktu. Tabii bunu da bir ara yapacaktı fakat şimdi değil.

İlk izlenimlerine rağmen, öyle çok şok olmamıştı. Kütüphaneden bu kadar az kişinin sağ çıkabilmesinin bir nedeni olmalıydı ve bir zindanda tutulması, yüksek olasılıklı olanlardan bir tanesiydi. Ama bu, hazırlıklı olduğu anlamına gelmiyordu; sorunun, ozanların şarkı kayıtlarına ulaştıktan sonra çıkacağını tahmin etmişti. Diğer bir deyişle, bu tamamen kaynaklarını doğrulamadıkları için ozanların suçuydu. Tamamen.

Ayaklarına baktığında, yolculuğu boyunca bir çift eşyanın ona eşlik ettiğini fark etti. İlki, konik bir tabak üzerine yerleştirilmiş sönmüş bir mumdu. Diğeri ise, bir zamanlar mücevherli bir bıçak olan kırık bir ayin hançerinin kabzasıydı. Her ikisinin de pek bir işe yarayacağını sanmıyordu fakat içindeki istifçi ona, bunları yanında götürmesini fısıldıyordu, ne olur ne olmaz diye. Aristokratın içinde, bunlardan birinin bir şekilde kıçını kurtaracağına dair bir his vardı. Ve söz konusu eşyanın kırık hançer olmadığı açıktı. Giydiği ince elbise yalnızca törenler için tasarlanmıştı. Daha kullanışlı giysilerin sahip olduğu ceplerden yoksundu, bu yüzden de kaçak kurban, iki elinde iki eşyayla mahsur kalmıştı. Son kez etrafı kolaçan edip, hiçbir şey olmadığını da not ettikten sonra, ayağa kalktı.

"Hangi yoldan gitsem?" dedi kendi kendine, sessiz bir şekilde. Zindan canavarları hakkında daha fazla şey öğrenene kadar, göze batmamaya niyetliydi.

Kendi sesindeki tedirginliği duymak, korkusunu daha beter bir hâle getirerek karamsarlığa gömülmesine sebep olmuştu. Bu döngü daha da kontrolden çıkmadan önce, bir kez daha kafasını sallayarak en dehşet verici endişelerinden kurtulmayı ve bir şekilde kontrolu tekrar ele almayı başardı.

Gidebileceği sadece iki yön vardı fakat bir seçim yapmak onun için hâlâ çok zordu. Birkaç saniye olduğu yerde donup kaldıktan sonra, aklına, iki bilinmeyen yoldan birini seçmenin en iyi yolunun yazı tura atmak olduğu fikrinin gelmesiyle bir anda canlandı fakat bunun aptalca olduğunu düşünerek hemen bu fikri bir kenara attı ve bir dakikalığına kendi akıl sağlığını bile sorguladı. Ne bozuk paraların yazı turası vardı, ne de onun yazı tura atacak parası.

Ancak bu demek değildi ki rastgele bir düşünce kafiye ve mantıktan yoksun olsun. Sonuçta bu kararı şansa bırakmak, diğer seçimlerden daha kötü değildi.

Claire fikrini değiştirmek için bir sebep göremeyerek, ayağıyla nispeten düz bir kayanın yosununu temizledi ve hızlı bir Mumu Döndür oyunu oynadı. Sol taraf.

____

Claire yeni bulduğu mumsu tanrının rehberliğinde birkaç dakika gezdikten sonra uzaktan gelen bir dizi zayıf ses duydu;

"Gidip baksam mı?"

Soruyu kendi kendine fısıldarken donup kaldı. Gürültünün kaynağını bulmak, bir yandan buradaki canavarlar hakkında daha çok şey öğrenme olanağı sağlayabilecekken, diğer yandan da çok riskliydi.

Sinsiliğe sahip olsa da, büyük ihtimalle kendi topraklarında bulunan yüksek seviyeli bir canavardan kaçmak için düşük seviyeli bir yetenek kullanabileceğini düşünecek kadar salak değildi. Eğer farkedilirse tabi.

"Ah, neden olmasın? Zaten kendimi çoktan bir ölüm tuzağının içine soktum bile. Biraz daha tehlikenin kimseye zararı dokunmaz."

Kararını vermişti, seslerin geldiği yere doğru yöneldi. Duyduklarının çoğunluğu, taş parçalanma sesi, vahşi kükremeler ve iğrenç derecede yüksek gıcırtılardan oluşuyordu. Koridorun sonuna vardığında, kanat çırpışlarını ve büyülü mermilerin vızıltısını bile duyabiliyordu.

Köşeye yaklaştıkça, kızın kalbi daha da hızlanmaya başlamıştı. Çok fazla gürültü vardı, düşmanlarının onun yerini tespit edebilme ihtimâlini aklına getirip, endişeye sokacak kadar fazla. Ama yine de devam edip, gizlice bir bakış attı. Köşeden sonra kıvrılarak yaklaşık on metre daha devam eden koridor, büyük parlak bir mağaraya açılıyordu. Duvara gömülü parlayan yazıtlardan biri dikkatini çekti. Yazıtların yaydığı ışık sayesinde içeride savaşan canavarları fark etmesiyle dikkati hemen o tarafa kaymıştı. Bunlara daha sonra bakacağım.

İki aynı tür, bir tane farklı tür olmak üzere üç canavar vardı.

Uçan yaratıklar - en kibar şekliyle – tuhaflardı. Her birinin dört küçük uzvu ve büyük çoğunluğu, Claire'in gövdesinin büyüklüğünde tek bir göz tarafından işgal edilmiş yumurta şeklinde bir gövdeye bağlı olan kadifemsi kanatları vardı. Onları – yumurta gözlüler – tanımıştı, bunlar, annesinin ölmeden önce ona okuduğu masallarda sıkça tarif edilen yaratıklardı.

İki uçan yumurtaya meydan okuyan, nispeten daha iyi olarak bilinen, vücudu siğillerle kaplı, hantal, dikenli dev bir yaratıktı. Çıkık çenesinde, en göze çarpanları alt çenesinden uzanan iki iri köpek dişi olmak üzere üç farklı sivri diş tabakası vardı. Köpek dişleri o kadar uzunlardı ki, genişlemiş yuvarlak burnunun üstüne fırlamışlardı. Diğer yaban domuzumsu canavarların çoğu dört ayaklı olsa da o değildi. İki ayaklı öne eğik duruşunun kayda değer tek yeri, omurgasından dışarı fırlayan keskin, kemikli tüylerdi. Bir cehennem domuzu.

Claire hemen kafasını geri çekti. Kalbi patlayacak gibiydi. Can havliyle kaçıp kurtulmayı istiyordu fakat yanlış gelen bir şeyler vardı. Kaçması hiçbir işine yaramazdı. Parlayan mağara, şu ana kadar bulduğu, bir ipucuna en yakın şeydi. Orayı incelerse, Kayıp Kütüphane'nin nerede olduğuna dair bir ipucu bulabilirdi. Dahası, günlüğün de belirttiği gibi, harabelerde gizlenen canavarlar ondan çok daha güçlüydü, yani burada kalsa da kalmasa da çok geçmeden diğerleriyle eşit güçte bir canavarla karşı karşıya gelecekti. Eğer şansım varsa, kavgaları bitince giderler.

Gergince yutkunarak, köşeden bir kere daha gizlice baktı.

İlk bakışta avantaj yumurta gözlülerde gibi gözüküyordu. Kanatları, cehennem domuzu her yaklaştığında havada fırlayarak kaçmalarına olanak sağlıyordu. Saldırılarına, kurbanlarının üzerine ardı ardına mor yapışkan mermiler yağdırarak karşılık verdiler. İki ayaklı domuz yediği her mermiyle, eti eriyip gidiyormuş gibi acıyla haykırıyordu. Her yeri fena halde yaralıydı ama en kötü yarayı kolundan almıştı. Neredeyse dirseğinin tamamı aşınmıştı ve eriyen et, altındaki kemiği gözler önüne seriyordu.

Uçan yumurtalara benzeseler de, yarasa kanatlı yaratıklar oldukça zeki olduklarını kanıtlamışlardı. Saldırılarını önceden hasar almış uzuvlara yönelterek, yavaşça fakat istikrarlı bir şekilde geriye kalan eti de eritiyorlardı. Ön kolun tamamını sıyırıp, kemiğe ulaştıktan sonra, kanatlı bir yaratık dalarak, tek hamlede kolunu kopardı. Aceleciliği onu zafere ulaştırmış olsa da, süzülen göz bebeğin açgözlülüğü onun sonunu da getirmişti.

Düşmanının daha sağlam olan kolu bir şimşek gibi ileri atıldı ve darbenin ardından onu havada yakaladı. Yarasamsı yaratık direnmeye çalıştı fakat domuzun elinden kaçmasına imkân yoktu. Rızası olmamasına rağmen alındı ve toprak sakininin çenesi arasına sıkıştırıldı.

Mide bulandırıcı bir çıtırtının ardından, ilk yumurta gözlü artık yoktu.

Diğeri bunu umursamadı. İkinci yumurta yarasa, arkadaşının ölümü karşısında gözünü bile kırpmamıştı ama bu fırsatı saldırısını ikiye katlamak için kullanmıştı. Cehennem domuzunun kafasının hemen üzerinden uçtu ve diğerlerinden çok daha karanlık bir zehirli yapışkan küre kustu. Ekstra güçlendirilmiş asit, domuzun kafasının içinde eriyerek gözlerinden birini yedi, burnunun yarısını yok etti ve kafatasını ortaya çıkardı.

Ama bu bile canavarı devirmeye yetmemişti.

Domuzun sırtını bezeyen kemikli dikenler yuvalarından fırladı ve başka bir yaylım ateşini de kaybetmeden önce, yarasayı delip geçti.

Dikenler tıpkı zıpkın gibiydi. Küçük korkunç zıpkınlar. Uçları yumurta şekilli yaratığın etini deldiğinde, genişleyerek oldukları yerde kilitlendiler. Cehennem domuzu, kemiklerini bedenine geri çağırdığında, yumurta gözlü de doğal olarak beraberinde gelmişti. Delik deşik bedenine rağmen, yarasa yine de mücadele ediyordu. Çaresizce kanatlarını çırparak, kendini yerdeki yaratıktan uzaklaştırmaya çalıştı. Ama nafile. Tıpkı arkadaşı gibi o da, kendini çok yakında yakalanmış ve mideye indirilmiş olarak bulacaktı.

Zafer neredeyse insanımsı bir şekilde ilan edilmişti. İki ayaklı domuz, kolunu kaldırdı ve zor kazanılmış zaferini kutlamak için ciğerlerini yırtarcasına kükredi.

Claire'in gözü, sakinleşip, kamburlaşarak geri çekilmeye başlayan canavarın üzerindeydi. Adımları kararsızdı, her bir adımına yeni açılmış taze yaralarından damlayan kanlar eşlik ediyordu. Sağ kolu yoktu ve sağ bacağı da topallıyordu. Kafatasından puslu bir buhar çıkarken, etin cızırtısı duyulabiliyordu.

Canavarın her konuda ondan üstün olduğunu biliyordu. Yaratığın gösterdiği gücün, hızın ve dayanıklılığın hiçbirine sahip değildi.

Ne var ki yaratık ölüm döşeğindeydi.

Deneyim puanları tam önünde duruyordu, gidip beleşe alabilirdi, iyi aydınlatılmış bir mağarayı incelemekten bile daha iyi bir nimetti.

Eğer o almazsa, başkası alacaktı.

Cehennem domuzunun tekrar savaşabilmek için gücünü toplaması çok uzun sürerdi.

Elleri titredi.

Tüm vücudu titriyordu.

Ve zihninin içinde bir ses ona geri dönmesi gerektiğini haykırıp duruyordu.

Ama onu dinlemedi.

Dikkatli ve sessiz adımlarla köşeyi döndü ve ava başladı.

Yorumlar
/ sayfa kayıt
© 2024 Felis Novel. Tüm Hakları Saklıdır.
BAĞLANTILAR